Said Nursi: Hıristiyanlar da şehid olabilir? (video) Nurculuğun Sapkınlığı MAZLUM HRİSTİYANLAR ŞEHİT MİDİR? risale-i nur(suz)

•Ağustos 12, 2007 • Said Nursi: Hıristiyanlar da şehid olabilir? (video) Nurculuğun Sapkınlığı MAZLUM HRİSTİYANLAR ŞEHİT MİDİR? risale-i nur(suz) için yorumlar kapalı

Bakınız Said Nursi, nam-ı diğer “deli Sait” neler saçmalamış?

http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=261
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=263

KAYNAK:
Milli Gazete – 20 Kasım 2004
EBUBEKİR SİFİL

MAZLUM HRİSTİYANLAR ŞEHİT MİDİR?

Soru: Üstad Said-i Nursi’nin şu sözünü nasıl anlamalıyız: “Hristiyanların mazlumları şehit olarak ölür.”

Cevap: Said Nursi merhumun bu sözü, bildiğim kadarıyla Kastamonu Lahikası’nda (Mektup no: 75, s. 1615) geçmektedir. Oradaki ifadeleri şöyledir:

“… Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

“Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

“Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

“O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

“On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.”

Konuyla ilgili bir diğer ifadesi de şöyledir:

“… Ehl-i vukuf raporundan anlaşılıyor ki, Risale-i Nur, bize karşı bütün muarız tâifeleri mağlûp ediyor ki, Hüccetullahi’l-Bâliğa ve İhtiyar ve İhlâs Risalelerini tekrarla nazar-ı dikkati celb ediyorlar. Hem gayet sathî ve cevapları pek zâhir ve güya müteassıbane hocavâri tenkitleri ve hiç münasebeti olmayan ve hakikî mutabık olan meseleleri anlamadan “mâbeynlerinde tezat var” demeleri ve risalelerin yüzde doksanını tamamıyla çekinmeyerek tasdik ve takdirleri ve teslimleri Hücumat-ı Sitte Zeylinin pek şiddetli bir surette yeni icadlara fetva verenleri cerh ve tezyif etmesine mukabil, yalnız “nezahet-i lisaniye” demişler. Ve dinsizler tarafından öldürülen mazlum ve dindar Hıristiyanlar âhir zamanda bir nevi şehid olabilir dediğimi, baş açık namaz kılmak ve Türkçe ezan okumaya Zeylin şiddet-i hücumunu zıt göstermeleriyle iktifa etmeleri, kat’iyen onların Risale-i Nur’a karşı mağlûbiyetlerini gösteriyor kanaatini veriyor.” (Onüçüncü Şua, 1022)

Bir insanın uhrevî akıbetini belirleyen yegâne kıstas sahih iman sahibi olup olmadığı ise ve dahi Hristiyanlar “teslis akidesi”ne müntesip bulunduğuna göre, ister mazlum, ister zalim olarak ölsün, küfür ve şirk üzere terk-i dünya edenlerin ebedî azaba düçar olacağını söylemek durumundayız.

Eğer yukarıdaki iktibaslarda geçen “Hazreti İsa’ya mensup Hıristiyanlar” ve “dindar Hıristiyanlar” tabirleri (Necaşi örneğinde olduğu gibi) “şirk içinde olmayan ve Son Peygamber (s.a.v)’i hak peygamber olarak tanıyan Hristiyanlar”ı anlatıyorsa, bu durumda bulunan herkesin kurtuluşu bahis konusudur. Tersinden söylersek, bir kişi veya topluluğun, Hristiyanlık, Yahudilik veya bir başka şirk itikadının müntesibi olarak ömür sürüp ahirete göçtüğü halde, sırf dünya hayatını şu veya bu biçimde geçirmiş olması dolayısıyla azaba veya mükâfata müstehak olduğunu söylemek mümkün değildir. Allah ve Resulü’nün talep ettiği/onayladığı sahih itikat olmadıkça uhrevî kurtuluş ve hele de “şehitlik” asla söz konusu olmaz.

Öte yandan ilk iktibasın son paragrafında geçen “… âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek…” ifadesinin burada hükme hiçbir etkisi yoktur. Zira ne “din-i Muhammedî”ye lakaytlık perdesi gelmiş olmasının, ne de ahir zamanda Hz. İsa (a.s)’ın “din-i hakikisi”nin (yani İslam’ın) hükmedecek olmasının, daha önce şirk içinde yaşayıp ölmüş bir topluluğun akıbetine etkisi olabilir.

Bunun aksini açık bir şekilde bildiren bir ayet veya sahih hadisten haberdar olan biri varsa,

EHL-İ KİTAB’IN AKIBETİ

Soru: “Okuyucu soruları (50) yazmış olduğunuz makalenizde son paragraftaki ayet ve sahih hadisle alakalı olarak bir arkadaşım, Bakara 62. ayeti öne sürerek Hıristiyanların da cennete gidebileceklerini izah etmeye çalıştı. Bununla alakalı olarak ne söyleyebiliriz? Ben teslis akidesine bağlı olarak ahirete göç edenlerin cezaya uğrayacaklarını söylediğim için arkadaşım bu ayeti örnek göstermeye çalıştı…”

Soru: “… Mesela, Patagonya dağlarındaki bir köyde doğup büyümüş, hayatında İslam’ın adını dahi duymamış animist ya da misyoner devşirmesi kafir çoban ile, genel kültür sahibi, dünyada olup biteni takib eden, büyük şehirli “modern” bir kafirin durumları aynı mıdır? Tebliği almadan ölen ile alıp, red edip, inkar üzre ölen kafir aynı olabilirler mi? İnsan, tebliği almasa dahi sırf aklı ile sahih imanı keşf etmekle mükellef midir? Asrımız bilgi ve muhaberat asrıdır. Hele günümüzde malum hadiseler sebebi ile İslam’dan bihaber kalmış insan, istisnalar hariç, olmasa gerek. Eskiden köyünde olup bitenin dışında pek bir malumat sahibi olamadan, atasının batıl itikadı üzre yaşayıp ölmüş cahil insanlar ne olacak?”

Cevap: İlk soruda yer alan husus 2/el-Bakara, 62 ve 5/el-Mâide, 69. ayetlerden hareketle ileri sürülüyor. Ancak burada gözden kaçırılan son derece önemli noktalar var:

1. “Kur’an ayetleri birbirini tefsir eder” kaidesi gereğince bu iki ayetin bildirdiği hükmün behemehal Kur’an’ın ilgili diğer ayetleriyle birlikte ele alınması gerekir. Aksi, Kur’an’ın, –mesela– peygamberlere ve kitaplara imanı emreden ve bunları ihtiva etmeyen bir imanın sahih/makbul olmayacağını hükme bağlayan ayetlerini hükümsüz kılmak demektir.

2. Kur’an’da yer alan kimi ayetler, 2/el-Bakara, 62 ve 5/el-Mâide, 69’un ihtiva ettiği 3 şartın (Allah’a iman, ahirete iman, salih amel) hiçbirisini zikretmeksizin, kurtuluşu başka şeylere (temiz kalp, böbürlenmemek ve bozgunculuk yapmamak, nefsin cimriliğinden korunmak vd.) bağlamaktadır. (Bu konuda bkz. 87/el-A’lâ, 14-5; 41/Fussılet, 30; 46/Ahkâf, 13-4; 28/el-Kasas, 83; 39/el-Haşr, 9…) O halde –Kur’an aksini söylese de– ayetler arasında bir çelişki olduğunu mu söylemeliyiz? Ya da kurtuluşa erenleri tayin için neden sadece 2/el-Bakara, 62 ve 5/el-Mâide, 69 esas alınıyor da, bunlar alınmıyor?

3. Sünnet Kur’an’ın beyanı olduğuna göre, Kur’an’ın herhangi bir hükmünde anlaşmazlığa düşüldüğünde Sünnet’e müracaat etmek gerekir. Konuyla ilgili yüzlerce hadis, ebedî kurtuluş için 2/el-Bakara, 62, 5/el-Mâide, 69. ve bir önceki paragrafta işaret ettiğim ayetlerde ifade bulanlar yanında başka hususlara da iman edilmesi gerektiğini bildirmektedir. Hal böyleyken, işaret ettiğim bütün bu ayetlerde anlatılan özellikleri taşıyan bir kimsenin, imanın diğer umdelerini reddetse bile kurtuluşu elde edeceğini “sarahaten” bildiren bir rivayet bulunmayışını nasıl açıklayabiliriz?

“Lâ ilâhe illallâh diyen cennete gider” mealindeki sahih hadis öne sürülerek bu söylenenlere itiraz etmek mümkün değildir. Zira bu hadisin mutlak anlamda esas alınması, –ilgili diğer ayetler yanında– 2/el-Bakara, 62 ve 5/el-Mâide, 69. ayetlerini dahi tahsis ettiğinin söylenmesi demektir. Oysa itikadî meselelerde ve haberlerde nesh, tahsis vb. cereyan etmez.

4. Mesele sadece bununla da bitmiyor. Kur’an, ayetleri arasında herhangi bir çelişki bulunmadığını ifade ediyorken (bkz. 4/en-Nisâ, 82; 18/el-Kehf, 1; 39/ez-Zümer, 28), Allah’a ve ahiret gününe iman edip salih amel işleyen Yahudi, Hristiyan ve Sabiiler’in kurtuluşa ereceği görüşünde ısrar, ebedî kurtuluş için bu üç husus yanında başka hususlara imanı da öngören ayetlerle, 2/el-Bakara, 62 ve 5/el-Mâide, 69. ayetleri arasında bir çelişki bulunmasını gerektirir.

5. Allah’a ve ahirete iman edip salih amel işleyen başka kişi veya gruplar bulunabileceği halde ebedî kurtuluş neden sadece –Mü’minler yanında– Yahudi, Hıristiyan ve Sabiiler’e tahsis edilmiş olsun? Bu üç zümre mezkûr üç hususu hakkıyla yerine getirebilirken başkaları niçin getiremesin?

Aslında sözü bu kadar dolaştırmaya gerek olmadan, tek bir cümle ile de bu “işkâl”i çözmek mümkün: 2/el-Bakara, 62 ve 5/el-Mâide, 69’da, “zikru’l-cüz’ irâdetu’l-küll” tarzında bir anlatım vardır. Yani meselenin bir kısmını zikrederek bütününü kasdetmek…

(Bütün bu hususlarla ilgili daha detaylı bilgi için Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi adlı çalışmamın 1. cildine (16 ve 17 numaralı yazılar) bakılabilir.)

İkinci soruda yer alan hususa gelince; kişinin sorumluluğunun, kapasitesi ölçüsünde olacağı bedihîdir. Burada belirleyici olan, bilgi seviyesi, nazar ve istidlal kapasitesidir. Alemi var eden tek bir yaratıcı bulunduğu inancına ulaşma noktası, mükellefe bu babda terettüp eden vacibatın en alt basamağıdır.

Kemâluddîn el-Beyâdî, İşârâtu’l-Merâm’da (84), mükellefin durumuna göre gittikçe genişleyen sorumluluk aşamalarını –Abdülkahir el-Bağdâdî’den naklen– şöyle verir:

1. Allah Teala’nın varlığına, sıfatlarına, birliğine, adaletine ve hikmetine imana götüren nazar ve istidlal.

2. Elçiler gönderilmesinin ve teklifin cevazına götüren nazar ve istidlal.

3. Elçiler gönderildiğinin ve ahkâm vaz edildiğinin sübutuna –mucizelerden hareketle– götüren nazar ve istidlal.

4. Ehline yönelik Şer’î rükünlerin (temel yükümlülüklerin), tafsiline götüren istidlal ve bu meyanda yükümlü bulunduğu hükümlerle.

Fethullah Gülen ve Saz Arkadaşları (video) Papazlar Hahamlar Siyonistler Misyonerler Papa

•Ağustos 12, 2007 • Fethullah Gülen ve Saz Arkadaşları (video) Papazlar Hahamlar Siyonistler Misyonerler Papa için yorumlar kapalı

x: fetcigim şu light islam işi nasıl oluyor?

f: değişik mülahazalar var ama ben diyalogla yapıyoom….

x: ya…..!

Ne demek Ilımlı İslam…..?
İslam’ın hükümlerini değiştirmeye hiçkimsenin hakkı yok.

“Tesettüre teferruat diyen bozuk zihniyet” en büyük tehlikedir.

Fethullah Gülen-Papa Eli Öpme Töreni (video) Önce Vatikan’a Çıyan Yuvası Diyor Sonra Papa’nın Elini…

•Temmuz 19, 2007 • Fethullah Gülen-Papa Eli Öpme Töreni (video) Önce Vatikan’a Çıyan Yuvası Diyor Sonra Papa’nın Elini… için yorumlar kapalı

İşte Fetullah Gülen’in dönüşümü. Önce kitlelere nasıl hitap ediyor? Vatikan denen İslam düşmanı şebekeyi nasıl tarif ediyor?

Böylece müslümanları etkiliyor.Sonra Papa’ya Hazret, Cenap diyor. Yalakalık ve maşalık. Bir gavur piçini bize sevgi insanı diye yutturmaya çalışıyor. Acaba bu Vatikan, Bosna’da, Kosava’da, Irak’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Afganistan’da …… hunharca katledilen masumların asıl katili değil mi?

Bakınız Fetullah Papa’nın hangi misyonunun kölesi:

“Papa 6. Paul Cenaplari tarafindan baslatilan ve devam etmekte olan Dinlerarasi Diyalog Icin Papalik Konseyi (PCID) misyonunun bir parcasi olmak uzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edisini gormeyi arzu ediyoruz. En aciz bir sekilde hatta biraz curetle, bu pek kiymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mutevazi yardimlarimizi sunmak icin size geldik.”

M. Fethullah Gulen / Rabb’in aciz kulu / 9 Subat 1998 Zaman gazetesi

http://arsiv.zaman.com.tr/1998/02/10/guncel/politika/1.html

Evet, işte Fethullah Zaman Gazetesindeki mektubunda açıkça diyor ki,
dinler arası diyalogu papalık başlatmıştır, biz de bu projede maşalık yapmaya can atıyoruz.

Fethullah Gülen Papa El Ele aşk diyalog hoşgörü

Bediüzzaman(!) Said Nursi: Hıristiyanlarla İttifak Edelim (video) Fethullah Gülen: İtikadda Ahlakta Hıristiyanlarla Beraberiz Peygamber Efendimizi Teferruat Gören Nurculuk

•Temmuz 16, 2007 • Bediüzzaman(!) Said Nursi: Hıristiyanlarla İttifak Edelim (video) Fethullah Gülen: İtikadda Ahlakta Hıristiyanlarla Beraberiz Peygamber Efendimizi Teferruat Gören Nurculuk için yorumlar kapalı

İşte Ulu Hakan Cennet Mekan Abdülhamid Han Hazretlerine istibdatçı diyecek kadar çirkin Deli Said, müslümanları şirk toplumu haça tapan günümüz hıristiyanları ile ittifaka çağırıyor.

Diyalogcu Fethullah geri durar mı?

O da şirk içinde yüzen günümüz hıristiyanları ile haşa itikadda ve ahlakta beraber olduğumuzu zırvalıyor.

İşte nursizm ve mü’minlerin içine akıttığı zehir.

Fethullah Gülen Siyonizme Laf Etmiyor (video) Vatanını Savunanlara Terörist Diyor Filistin Zulmü Devam Ediyor!

•Temmuz 16, 2007 • Fethullah Gülen Siyonizme Laf Etmiyor (video) Vatanını Savunanlara Terörist Diyor Filistin Zulmü Devam Ediyor! için yorumlar kapalı

Amerika’nın kucağında kendine verilen görevi yerine getiren fethullah, ABD’nin Irak işgali için birşey diyemiyor.

Filistindeki zulum için birşey diyemediği gibi.

Şimdiki haliyle diyalogcu fethullah, hıristiyanlara ve yahudilere rahmet nazarıyla bakmamızı istiyor.

Onlara karşı tepkisiz kalmamızı, sömürülecek zavallı olmamızı istiyor.

Fethullah Gülen Siyonist ADL Maşası! (Video) Belgeler: Zaman Gazetesi Linkleri Kimmiş İFTİRACI? Dinler Arası Diyalog kimlere ait bir kavram?

•Temmuz 9, 2007 • Fethullah Gülen Siyonist ADL Maşası! (Video) Belgeler: Zaman Gazetesi Linkleri Kimmiş İFTİRACI? Dinler Arası Diyalog kimlere ait bir kavram? için yorumlar kapalı

Yukarıdaki videoda yer alan her iki haberin de kaynağı ZAMAN gazetesidir.

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=509520&keyfield=

Yukarıdaki linkte yer alan haberin son paragrafına dikkat:

” Görüşmede; Gülen’in, ABD’nin en etkili Yahudi lobisi olan Anti–Defamation League (ADL)’nin teklifiyle hazırladığı hoşgörü ve diyalogla ilgili kitap da gündeme geldi. Gülen, İngilizce olarak hazırlanan kitap üzerindeki çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu, bittiğinde insanların hizmetine sunacağını söyledi. Kitap, ADL tarafından basılarak dünyanın dört bir yanında dağıtılacak. ADL, Başbakan Mesut Yılmaz’a verdiği ödülle dikkatleri üzerine çekmişti.”

SELÇUK GÜLTAŞLI
1o Mart 1998, Cuma Zaman Gazetesi

İslam düşmanı diyalogcular başka bir linkte haberin bu kısmını sansürlemişler:

İşte sansürlenmiş hali:

http://arsiv.zaman.com.tr/1998/03/10/guncel/22.html

Lütfen bu belgeleri arşivinize kaydedin. Çünkü bu gözü dönmüş islam düşmanları bu bilgileri silebilir veya değiştirebilir.

Selçuk Gültaşlı’nın aynı yazısının iki versiyonu olduğunu görüyorsunuz. Sadece son paragrafı hariç aynı olan bu iki yazıdan birisi 10 Mart diğeri 13 Mart tarihli. 10 Mart tarihli yazıda siyonist örgüt ADL lafı geçmiyor. O kısımlar sansürlenmiş.

Buna ne kılıf bulacaksınız ey uyuşturulmuş fet.ciler?

fethullah gülen siyonist adl

Diyalogcu nurcuların, “Ehl–i kitapla amentüde ittifakımız var” (Bkz. Zaman, A. Şahin, 17 Nisan 2000) diye “yeni bir itikat” ilan etmeleri kadar, Papalık ve ADL ile olan ilişkilerinin de endişe verici olduğunu kendi belgeleriyle anlattığımızda; kimilerinin “Şu kadar okulda İstiklal Marşı okutuluyor, Türkçe öğretiliyor” türünden “hizmet propagandası”na sığındıklarını gördük. Kendi dökümanlarına ve belgelerine başvurduk. Bakınız karşımıza neler ve hangi tür hizmetler çıktı? Diyalogcu nurcuların okullarına takılan öğrencilerin, “papazlara ve kiliselere doğru” nasıl sürüklendiklerini, Viyana’daki ağabeylerinden Tercan Ali Baştürk, “Tabuları Yıkan Seyahat” başlıklı hatıratında şöyle anlatıyor; kelimesine dokunmadan aktaralım:

“2000 yılının Nisan ayında Avusturya’dan bir grup genç, ‘dinlerarası diyalog perspektifli bir gezi’ ile Türkiye’ye gidiyoruz. 21 Nisan Cuma sabahı İstanbul’da bir otelde misafir ediliyoruz… Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’na kahvaltı yapmaya gidiyoruz. Başkan Harun Tokak ve yardımcısı Cemal Uşşak bizi ağırlıyor. Diyalogun ilk nişanesi olarak üç ilahi dinin usulü ile yemek duası yapılıyor…

13:30’da vakıf yetkilisi, Cemal beyle Vatikan İstanbul temsilcisi papaz Marotvich’e götürüyor. Kapıda karşılıyorlar. Marotvich, kendinden önceki papaz Papa Ron Calli’yi anlatıyor. Marotvich’in anlattıkları, bizde o ‘salih insan’a karşı sevgi hisleri oluşturuyor. Ardından Marotvich’in önderliğinde beraberce Cevşen’den bölümler okuduk ve Hıristiyan usulü dualar ettik.
(Bir not… Marotvich de nurcu papaz ya; bu sebeple Cevşen’i balıkçının olta yemi gibi yanından eksik etmiyor – M. Emin)…
Tabular sarsılıyor, önyargılar kırılıyor, sabit fikirler dağılıyor… Hediyeleşmek faslından sonra “cennette buluşmak üzere” diye ayrıldık…

Sonra Zaman gazetesinden Abdullah Aymaz’la görüştük. İlahi dinlerin salikleri olarak bu kadar birlerin arasında niçin ayrı duralım, tavsiyesini içeren sohbet dinledik…

22 Nisan Cumartesi günü ise Ortodoks patriği 2. Bartholomeos’a gittik. Saat 13:00’tü. Genç papaz Stefanos bizleri kapıda karşıladı. Bartholomeos, nasihatlerde bulundu…

Neticede şu ortak kararları aldık: Belli zamanlarda ortak mekanlarda ortak ibadet için buluşacağız. Orada beraber bir hafta Allah’a ibadet edeceğiz…”
(Bkz, Avusturya–Çağlayan dergisi, Nisan 2000 sayısı).

Nurcu bir ağabeyin bu hatıratını tekrar okuyun; diyalogcu nurcu okullarının İslam’a hizmetini, Türklüğe hizmetine ve Hz. Muhammed’in yoluna hizmetini varın siz hesap edin…

Yeni bir “hizmet örneği” haberi de Amerika’dan geldi.

Kısaltarak ama aynen aktarıyorum: “Üç inanç, tek ders… New York’un tek Türk okulu Brooklyn Amity School tarafından yapılan ‘Kudüs’te Gökyüzü: Yıldızlar, Haçlar ve Hilaller’ konulu illüstrasyonlar, New York Times’da haber oldu.

Gazetenin sanat eki, etkinliği “Üç İnanç, Tek Ders” başlıklı haberiyle duyurdu.

Etkinlik, Yahudi okulu Hannah Senesh Community Day, Hırsitiyan mektebi Holy Name of Jesus ve Türk okulu Brooklyn Amity School tarafından ortaklaşa yapıldı… Yazar Mark Podwall’ın ‘Kudüs’te Gökyüzü: Yıldızlar, Haçlar ve Hilaller’ adlı kitabından esinlenildi. Etkinlik projesi, Yahudi hakları koruyucusu Anti–Defamation League (ADL) tarafından desteklendi. Eserler büyük beğeni kazandı”
(Bkz. AA, 20.12.2005; http://www.samanyoluhaber.com/index.php?khide=1&ghide=1&hid=19941&sec=19 )

Burada can alıcı nokta, projenin, Anti–Defamation League (ADL) tarafından desteklenmiş olmasıdır.

Diyalogcu nurcuların okulu Brooklyn Amity School, 11 Eylül terör mağdurlarına ulaştırılmak üzere Kızıl Haç’a bağışta bulundu.
(Zaman, 31.10.2001).

Öğretmen ve öğrencilerin çoğunun Türk olduğu okulda Türkçe konuşulmadığına dikkat çeken New York Times, öğrencilere altıncı sınıftan başlayarak haftada birkaç saat Türkçe dersleri verildiğini de yazdı
(Bkz, New York Times, Üç inanç tek ders; http://www.ulusalstrateji.com/index.php?detay=1&sec=11&hid=143).

ADL’nin desteğinde İslam’a, Türklüğe ve Hz. Muhammed’din yoluna hizmet etmek herkese nasip olmaz elbette…

Hangi ADL, bu ADL ne? İşte onu da noktasına–virgülüne dokunmadan Zaman’dan öğrenelim:

“ABD’de Yahudi mafyası: ADL… İngiliz Farmasonluğu’nun Yahudi kolu olan B’nai Brith’in etkisi altındaki ADL (Anti–Defamation League) 1913 yılında kurulmuştur…

ADL adeta, Amerikan mafyasının halkla ilişkiler bürosu gibidir… Kurdukları “Denizaşırı Yatırımcılar Servisi” adlı şirketle milletlerarası silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, kirli parayı aklama gibi işleri yürütmektedir…

İşgal altındaki Filistin topraklarında ve Kudüs’ün Hıristiyan ve Müslüman bölgesinde geniş arazilerin kanunsuz alım–satımının ortaya çıkarıldığı emlak skandalı da yine işin içinde ADL’nin varlığını ortaya koyuyor…

ADL, Amerika içinde FBI kanallı muhtelif operasyonlarla ilişkisini sürdürdü. FBI ise kongre tarafından suçlandığı zaman suçu daima ADL’nin üzerine attı…

ADL, tam mesai ile çalışan gizli istihbarat memurlarının bir kısmını Amerikan Hükümeti Adalet Bakanlığı’na bağlı Özel soruşturmalar Ofisi’nde (OSI), bir kısmını da İsrail otoriteleriyle Tel Aviv’de çalıştırmaktadır… İsrail Devleti kurulduğundan beri ADL, İsrail Gizli Servisi MOSSAD ile hususi ilişkilerini daima sürdürmüş, İsrail mafyasıyla da yakın bağlantılar kurmuştur… ADL–Sharon grubu ihtilaflı bölgelerde satın aldıkları evlerde militan Yahudiler’i yetiştirdiler…”
(Zaman, Yunus Altınöz, 20 Kasım 1992, s. 2)

Yine Zaman’dan bir bilgi notu daha: “3 gündür Türkiye’de bulunan Yahudi Liderler Heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı Cem’den sonra Fethullah Gülen ile görüştü…

Görüşmede; Gülen’in, ABD’nin en etkili Yahudi Lobisi olan ADL’nin (Anti–Defamation League) teklifiyle hazırladığı “hoşgörü ve diyalogla ilgili kitap” da gündeme geldi. Gülen, İngilizce olarak hazırlanan kitap üzerindeki çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu söyledi. Kitap, ADL tarafından basılarak dünyanın dört bir yanında dağıtılacak…”
(Zaman, Selçuk Gültaşlı, Diyalog çabaları devam ediyor, 10 Mart 1998).

CEVŞEN BİR UYDURMA! (Said Nursi ve Fethullah Gülen Yalancıları)

•Temmuz 2, 2007 • CEVŞEN BİR UYDURMA! (Said Nursi ve Fethullah Gülen Yalancıları) için yorumlar kapalı

Deli Said’in ve Diyalogcu Fethullah’ın sünni müslümanların arasında yaygınlaştırdıkları Cevşen hiçbir sahih kaynakta yok!

Sözler ve Yeni Asya Yayınevlerince hazırlanan Cevşen-ül-Kebir’lerin takdiminde yer alan “kim bu duayı şu kadar okursa, evine hırsız girmez, evi yanmaz, hastalıklardan şifa bulur, cennetlik olur…” gibi ifadeleri buraya nakletmek istemiyoruz zaten.

Ama şunu haykırıyoruz: Cevşen Sahih Değil!

Diyalogcuların bir sembol haline getirdiği, Vatikan Katolik Kilisesi temsilcisi George Marovich’in -diyalog toplantılarında gördüğümüz kadarıyla- dilinden düşmeyen cevşen’in dinimizdeki yeri nedir sorusuna cevap arayalım.

Diyanet Ansiklopedisinin Cevşen maddesinde özetle diyor ki:
(s.462-464)

Farsça asıllı olduğu kabul edilen cevşen kelimesi sözlükte, “zırh, savaş elbisesi” anlamınagelmektedir. Terim olarak Şii kaynaklarında Ehl-i beyt tarikiyle Hz. Peygambere isnat edilip, Cevşen-i Kebir ve Cevşen-i Sağır denilen iki duanın ortak adıdır.

Cevşen-i Kebir: Anlatıldığına göre Asr-i saadette cereyan eden savaşların birinde (bir rivayette Uhud’da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada, Hz.Peygamber ellerini açarak Allah’a dua etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve, “Ya Resulullah, Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır” demiştir.

Olayla ilgili Şii kaynaklarına göre Allah Cevşen-i Kebiri dünyayı yaratmadan 50 bin yıl önce arşa yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebir ile Allah’a münacatta bulunan kimseye, Bedir şehidleri derecesinde 900 bin şehid sevabı verilir. Bu duayı kefeninin üzerine yazan mümin ise azap görmez.

Onu okuyan kimse, dört semavi kitabı okumuş gibi olur, her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir, ayrıca insan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap kazanır, asla Cehenneme girmez. Cebrail, Hz.Peygamberden duayı kâfirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere tâlim etmesini istemiştir. Kefenlere de yazılmış, Cevşen-i Kebir özellikle Şii dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak gerekse çeşitli dua mecmuaları içinde birçok defa basılmıştır Cevşenin Şii dünyasında bu derece rağbet görmesinde, Ehl-i beyt tarikiyle rivâyet edilmiş olmasının yanında, faziletleriyle ilgili haberlerin de büyük etkisi olmuştur.

Dua, Şia bölgelerinde özel matbaalarca kefen üzerine yazılmakta ve cenazenin kefenlenmesinde kullanılmaktadır.Cevşen-i Kebir Türkiye’deki bazı Sünni müslümanlar arasında da ilgiyle karşılanmıştır.Duayı, A. Z. Gümüşhanevi, tarikatla ilgili Mecmuatül-ahzab adlı eserinde nakletmiş, daha sonra özellikle Risale-i Nur cemaati tarafından müstakil olarak birçok defa basılmış ve Türkçe’ye de tercümeleri yapılmıştır. Ayrıca Şii kaynaklarında zikredilen metinle bu eserlerdeki metin arasında bazı eksiklik veya fazlalıklar göze çarpmaktadır.

Cevşen-i Kebir diye bilinen ve Musa el-Kazımdan itibaren imamlar yoluyla Hz. Peygambere nispet edilmiş bir hadis olarak rivayet edilen, yaklaşık 15 sayfalık metnin sahih olması mümkün görünmemektedir. Zira bu metin, bilinen bir olayı, bir kıssayı veya tarihi bir vakayı anlatan,hafızada tutulması kolay metinlerden farklı olarak, her kelime ve cümlesinin büyük bir titizlikle raptedilip tekrarlanması, Hz. Peygamberden alınıp rivayet edilmesi imkansız denecek kadar güçtür.

Duanın Sünni hadis mecmualarında yer almaması, ayrıca Şii hadis külliyatının ana kaynağı durumundaki Kütüb-i erbeada da bulunmaması, sadece dua mecmuaları gibi ikinci derecede kitaplarda mevcut olması da bu görüşü desteklemektedir.

Sonuç:
Cevşen, Kaynaksız Mesnetsiz Şii Duasıdır.

Fazileti hakkında söylenenler uydurmadır.

Bu uydurma metni sünni müslümanlar arasında yaygınlaştıran “Risale-i Nur Cemaatleri” (nurculuğun pekçok kolları olduğu gerçeğini hesaba katarsak) olmuştur.

Said Nursi’nin cevşen hakkındaki saçmalıklarını buradan okuyabilirsiniz:
Şuâlar, 484, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Küllî Şehadetler

fetullah!

Cevşen, Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiş, ama Ehl-i Sünnetin hiçbir muhaddisi oralı olmamış öyle mi? Efendimize gelen ilhamı veya vahyi Ehl-i Sünnet rivayet etmeyecek, buna karşın kezzâb-ı bîhicâb Şia güruhu rivayet edecek ha? Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almışmış ve Cevşen bize kadar ulaşmışmış… Kimmiş bu ehlullahtan birisi?

Bu ifadelerle Şiî daîliği yapılmıştır, aynı zamanda başta muhaddisleri olmak üzere tüm Ehl-i Sünnete hakaret edilmiştir ve küfran-ı nimette bulunulmuştur. İnci, ancak duru, berrak ve temiz deryalarda bulunur. İçine atık suların aktığı, bulanık, dibi balçık gölde inci bulacaklarını vehmedenleri bekleyen son, sadece hüsrandır. İnsan, bu göle daldığı ölçüde ondaki kirlilikten payını alır.